Bazen düşünüyorum. Sonra da niye bazen düşündüğümü düşünüyorum. Aslında insan her zaman birden fazla şey düşünür..
Şu an ne düşünüyorum ya hakikaten?!
Yalnızlık kafası bu heralde. Bizimkiler de gitti malum. Yazın her gece biriyle dışardaydık da şimdi niye tekelle kanka olduk be kızım.
Bunları bu boktan bloga niye yazıyorum bilmiyorum. İlerde büyük kadın olursam silmicem ama. Bu arada büyük kadından kastım ne onu da bilmiyorum. Annem eşşek kadar oldun diyor arada. Benim hissiyatım on iki yaş civarı.
Keşke yaptığım en tehlikeli şey, çift bahçeli müstakil ve sevimli evimizin arka bahçesinden neyden ve niçin olduğunu bilmeden kaçışlarım olarak kalsaydı. Tehlike bunu neresinde mi? Bacağına inşaat demiri girmiş, inşaatta oynarken ön dişleri kırılmış, bisikletten düşmekten dizleri aşınmış 6 7 yaşlarında bir kız çocuğu olmak kolay değildir.
O arka bahçeden de az kaçmadım parka falan. Hastayken evden çıkarmıyorlardı beni. Okula falan gidemiyordum 2 3 hafta. Sıkıntıdan bahçe kapısının diğer tarafına yatan kediyle konuşurdum. Bizim bahçe kapısı da dünyanın en saçma ve en güzel kapısıydı. Alt tarafı buzlu cam olması gerekirken yanlış takan ve sonradan düzeltmeye gelmeyen pimapenci abiler tarafından üst tarafı buzlu cam, alt tarafı normal cam şeklinde yapılmıştı. Ve bu da benim kedi kankalar edinmemi sağlamıştı. Bu kadar değil tabi hayvanlarla iletişimim. Mermerlerin üstünde gezen karıncalarla oyun oynardım. Oyun dediğim tek taraflı ama. Gözüme bir karınca kestiriyordum önce. Yarım metre kadar yürümesini bekleyip ters tarafa doğru üflüyordum sonra. Eski konumuna gelince tekrar aynı yöne yarım metre yürüyordu. Ve ben bunu aynı karıncaya sıkılana kadar yapıyordum. Az idman yaptırmadım hayvanlara.
Bu arada hasta diye çocuk eve mi kapatılır be! Çizgi film arşivim vardı o zamanlar cd çantam falan vardı baya bi havalıyım. Lilo ve Stitch'i 17 kere, Güzel ve Çirkini 21 kere izledim. Kendi arşivimi bir kaç posta dolandıktan sonra babamın yırtıcı kuşlar, sibirya kaplanları, en tehlikeli yılanlar ve benzeri belgesellerine sarmıştım.
Beş yaşında okuma öğrenen çocuğu sekiz yaşında okula gönderirseniz yirmi yaşında da on iki hisseder işte!
Hepinize küsüm bu yüzden.
14 Ekim 2016
15 Temmuz 2015
düşsün bu kubbe gibi, sen de.
evvel zaman içinde, kalbur saman içinde
kırık bir zamanın arifesinde,
acıyı buldumdu.
yazdım, çok yazdım. dönüp durduğum bu semada, kırıktım, çizdim dokunduğum yerleri. döndüm, ve yazdım. döndüm, topladım kırıklarımı, yazdım. topladım kırıklarımı, tekrar kırıldım.
nasıl her kelime bana ait ve her cümle benden bağımsızdı. gün geçti, kırıktım, topladım.
bir çocuk ne zaman öğrenir acıyı. başından beri iyiliğe inandırılan bir neslin bireyi; acıyı bana göre erken, kimine kıyasla geç buldum.
yitirdiklerim. elimi uzatmadan yandıklarım, korkmadan daha da yaklaştıklarım. gönül yorgunluklarım. ders aldığım ve alamadığım hatalar. üzerinde tekrar tekrar yürüdüğüm can ve cam kırıklarım oldu, aşağı hiç eğmeden başımı, tek bir noktaya kilitlenip. tek bir noktaya.
kafamdaki bulutlardan gökyüzünü göremedim çoğu zaman. iç bulantısından gözlerimi açamadım. belki korktum gözlerimi açmaktan.
sonraları, tüm kırıkları toplayıp temizledikten sonra semayı, kilitlenip o tek noktaya, acıya kilitlenip, sadece görmeyi öğrendim.
"ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata."
neydi benden, herkesten değerli olan?
herkes'ti, herkes'ten değerli olan.
bırak gönlüm düşsün kubbe, sen dönerken düşsün.
kaç sema var gözünün görebildiği?
kaç sema var yüreğinde saydığın.
hangi gerçeği dosdoğru görebildi gözün. gördüğün gökyüzü başkalarının da seması değil mi.
insan aynı kubbe altında paylaşır acısını, bilmeden, ses etmeden. acıyı toplaya toplaya yorgun düştüğünde gün gelip, gölgesine sığındığın o kubbedir görebildiğin.
ancak gönlünde duran,
acıtan, parçalayan ömrünü, yoluna serilen can parçalarındır.
kim toplar senin için tırnaklarıyla
acıyı kanırtarak, tırmalayarak kim kazar yolunu.
kim serilir yoluna, ömrünü önüne katıp.
herkesti, herkesten değerli olan. unutma.
bırak gönlüm, düşsün.
düşsün bu kubbe de.
düşsün bu kubbe gibi, sen de.
üstüme atılan ölü toprağıdır.
her zerresini atamazsın üstünden. yeni topladın kırıklarını. kan içinde üstün başın. yapışır kalır, ölü toprağıdır.
insan acıyı ya paylaşır, ya da gömer o ölü toprağına. gömülür kendi de. acıyla. kül tekrar yanmaz, bir daha ateş tutmaz yüreğin. "her ateş, önce kendi yanını yoklar sevdiğim"
o yüzden saçma küllerini diye, acıya kilitlenip kaldığında, üstün örtüldüğünde, veya
dönerken gönlünün semasında
(yorgunsun)
bir gölge altında.
kilitle dudaklarını acıyla.
acıyla atılan mühür. en sağlamı bu. gücenme.
dönersin tekrar kubbenin altına,
dönersin tekrar kubbenin altında.
..
13 Temmuz 2015
doğru benim! (yani, öyle olmalıyım)
"Özgürlüğün tadını çıkarmak için kendimizi kontrol etmeliyiz." demiş Virgina Wolf. Özgürlüğün tadını çıkarmak, buradaki manevi değerleri ifade ediyor. Bireyler kendini kontrol ettiğinde ve haksızlık etmediğinde toplumda varolan özgürlükler daha değerli kılınacaktır.
Emredileni yapan insan, yani otorite baskısı olduğu için doğru davranışlar sergileyen insan, isyan etme düşüncesine ulaştığında ve yeterli cesareti bulduğunda yanlış olana doğru hızla sürüklenebilir. Veya otorite zayıfladığında ya da tamamen ortadan kalktığında doğru davranmaktan vazgeçmek insana oldukça ideal gelebilir. Oysa içindeki ahlaki değerlere sarılan insan, hiçbir zaman doğrudan vazgeçmeyecektir. Kant, ahlaki eylemin amacının ödev olduğunu savunmuştur. Ona göre bu eylemin değeri, eyleme karar verdirten ilkedir. Bu ilke, iyiyi isteme olmalıdır.
Sartre, insan "kendisi için varlık"tır der. Kişi; var olduğunun bilincindedir, değerlerini kendisi yaratır, kendisi koyar ve onlara uyar.
Platon'un ahlakı ise toplumsal ahlaktır. Tek kişinin değil toplumun mutluluğu önemlidir.
Kant için ise asıl olan "insanın iyiyi istemesi"dir.
Sokrates'e göre iyi, insan yaşamının doğal hedefidir. İnsan iyi, yararlı olan eylemlerde bulunarak mutlu olabilir.
Yani kişi değerlerini kendisi yaratıyorsa, değerlerini yaratırken içinde bulunduğu topluma karşı olan sorumlulukları ve bu sorumlulukların maneviyatı üzerine bindiğinde, yarattığı değer kuşkusuz iyi olan, olacaktır. Dolayısıyla da kötüden, yani haksızlık etmekten kaçınacaktır. Üstelik otoriteden korktuğu için değil, doğru olanı içselleştirdiği için. Kierkegaard'a göre, yaşam yolunda üç ana aşama, etap vardır: estetik, etik ve dinsel. Dolaysızlık ve umutsuzlukla ıralanan estetik aşamadan -varoluşsal sıçramayla- bir üst aşamaya geçiş sorunu Kierkegaard'ın Either/Or kitabının temel sorunudur. Kitabın adının da gösterdiği gibi, bu bir seçim sorunudur. Kişi ya estetik aşama içinde umutsuzca, kimi zaman da umutsuzluğunun farkında bile olmadan yaşayacak ya da bir üst aşamayı, etik olanı isteyerek seçecek, bu aşamaya varoluşsal sıçramasını gerçekleştirecektir. Buradaki seçim, Kierkegaard'a göre, etik olanın kendini açığa vurmasıdır. Kişi etik olanı seçtiğinde başka bir kişi haline gelmez: kişi kendini seçmiştir; estetik aşama içinde parçalanmış olan kişilik yeniden kazanılmıştır. Bu anlamda seçme yoluyla kişinin kendini bulması, kendisi olarak kalması etik olanı gösterir.
Montaigne, "Gerçek benim!" diyor Denemeler'inde. "Ben" deyimiyle bütün insanlığı kastediyor. Demokritos ise "Doğru ancak gerçeğin derinliğinde bulunabilir." diyor. Yani doğru gerçekte; insanın kendinde, ruhundadır. Hiçbir otorite korkusu insanın kendisini bulmasına, ruhuna ulaşmasına engel olamaz.
Doğru, otorite baskısı altında kurulduğunda hiçbir anlam ifade etmez ve hatta insani değerlere hakaret sayılır.
Doğru ve doğru eylemleri yapmak isteği insanın kendindedir. Haksız ve yanlış olandan kaçınmak kendini gerçekleştiren insanın üstün değerlerinden biridir. Kişi, haksız eylemlerden kaçınarak ruhunu korur.
“Dixi et salvavi animam meam.”
Konuştum, ve ruhumu korudum!
Emredileni yapan insan, yani otorite baskısı olduğu için doğru davranışlar sergileyen insan, isyan etme düşüncesine ulaştığında ve yeterli cesareti bulduğunda yanlış olana doğru hızla sürüklenebilir. Veya otorite zayıfladığında ya da tamamen ortadan kalktığında doğru davranmaktan vazgeçmek insana oldukça ideal gelebilir. Oysa içindeki ahlaki değerlere sarılan insan, hiçbir zaman doğrudan vazgeçmeyecektir. Kant, ahlaki eylemin amacının ödev olduğunu savunmuştur. Ona göre bu eylemin değeri, eyleme karar verdirten ilkedir. Bu ilke, iyiyi isteme olmalıdır.
Sartre, insan "kendisi için varlık"tır der. Kişi; var olduğunun bilincindedir, değerlerini kendisi yaratır, kendisi koyar ve onlara uyar.
Platon'un ahlakı ise toplumsal ahlaktır. Tek kişinin değil toplumun mutluluğu önemlidir.
Kant için ise asıl olan "insanın iyiyi istemesi"dir.
Sokrates'e göre iyi, insan yaşamının doğal hedefidir. İnsan iyi, yararlı olan eylemlerde bulunarak mutlu olabilir.
Yani kişi değerlerini kendisi yaratıyorsa, değerlerini yaratırken içinde bulunduğu topluma karşı olan sorumlulukları ve bu sorumlulukların maneviyatı üzerine bindiğinde, yarattığı değer kuşkusuz iyi olan, olacaktır. Dolayısıyla da kötüden, yani haksızlık etmekten kaçınacaktır. Üstelik otoriteden korktuğu için değil, doğru olanı içselleştirdiği için. Kierkegaard'a göre, yaşam yolunda üç ana aşama, etap vardır: estetik, etik ve dinsel. Dolaysızlık ve umutsuzlukla ıralanan estetik aşamadan -varoluşsal sıçramayla- bir üst aşamaya geçiş sorunu Kierkegaard'ın Either/Or kitabının temel sorunudur. Kitabın adının da gösterdiği gibi, bu bir seçim sorunudur. Kişi ya estetik aşama içinde umutsuzca, kimi zaman da umutsuzluğunun farkında bile olmadan yaşayacak ya da bir üst aşamayı, etik olanı isteyerek seçecek, bu aşamaya varoluşsal sıçramasını gerçekleştirecektir. Buradaki seçim, Kierkegaard'a göre, etik olanın kendini açığa vurmasıdır. Kişi etik olanı seçtiğinde başka bir kişi haline gelmez: kişi kendini seçmiştir; estetik aşama içinde parçalanmış olan kişilik yeniden kazanılmıştır. Bu anlamda seçme yoluyla kişinin kendini bulması, kendisi olarak kalması etik olanı gösterir.
Montaigne, "Gerçek benim!" diyor Denemeler'inde. "Ben" deyimiyle bütün insanlığı kastediyor. Demokritos ise "Doğru ancak gerçeğin derinliğinde bulunabilir." diyor. Yani doğru gerçekte; insanın kendinde, ruhundadır. Hiçbir otorite korkusu insanın kendisini bulmasına, ruhuna ulaşmasına engel olamaz.
Doğru, otorite baskısı altında kurulduğunda hiçbir anlam ifade etmez ve hatta insani değerlere hakaret sayılır.
Doğru ve doğru eylemleri yapmak isteği insanın kendindedir. Haksız ve yanlış olandan kaçınmak kendini gerçekleştiren insanın üstün değerlerinden biridir. Kişi, haksız eylemlerden kaçınarak ruhunu korur.
“Dixi et salvavi animam meam.”
Konuştum, ve ruhumu korudum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)