İlk kez o gece, Mehmet Abinin yanında, tam da "iki çay söylerken" gördüm onu. Elinde gazetesiyle geldi sessizce oturdu, tek kelime etmedi. Biz de devam ettik tavlaya. Yaz akşamlarının sonsuz sohbetine kapı açan anahtar iki çayla iki zardı.
Mehmet Abinin şirin bir şivesi vardır, benim muhabbetini en çok sevmemi sağlayan.
Bir de ufak tefek dertlerini anlatırken arada belli belirsiz övünür. Ben de ufaktan gururunu okşayan iki laf atarım ortaya. O bıyık altından gülüşünü görmek için. Sonra devam ederiz tavlaya, bazen de bilerek veririm oyunu. Bizim küçük oyunumuzdur bu.
O akşam da yine tam böyle bir diyaloğun ortasındaydık. Pat diye atladı muhabbete küçük dünyasından.
"Ulan Mehmet Usta! Karşında bir sene çalışsan anca üzerindeki kıyafetleri almaya paranın yeteceği bi' İstanbul hanfendisi oturuyo lan. Sen kendini övüp duruyon hala. Ne diyem la sana!
Mehmet Abi utanıverdi hemen, kızardı, kızardı. Hiçbir şey diyemedi kalktı gitti masadan. Çayını bana ödetmeyi de gururuna yediremezdi ya, ödemiş çıkarken.
Adını sanını bilmediğim bu adam, benim abi yerine koyup karşısına oturduğum o yufka yürekli bir tanecik abimi nasıl da mahçup etmişti iki lafıyla.
Sinirlenmedim. Nasıl görüyordu dünyayı o oturduğu sandalyeden merak ediyordum. Yine önündeki gazeteye dalmıştı ki bu sefer ben pat diye soruverdim.
"Ne diye bozdun adamcağızı?"
Bıraktı elindeki gazeteyi, tüm dikkatini bana verdi bir anda. Gözlerimin içine baka baka, beni bir şeye ikna etmeye çalışır gibi başladı söze:
"Abla," dedi. "Açık konuşayım seninle. Biz kenar mahallede doğduk büyüdük. Ben kendimi bildim bileli amelelik yaparım, Mehmet Abi benim ustam olur. E, sen de olsan olsan bize işveren olursun. Bizim değil aynı masaya oturmak, aynı havadan solumamız bile garip şurda. Onu da geçtim ben sana baka baka kendimi övecem ha şurda?"
"Niye böyle sert baktın ki duruma. Nereden geldiğinin nereye gideceğini belirlemesine neden izin veriyorsun? Ben niye oturamayayım yanınızda, insanın değerini ne zamandır parası belirliyormuş, sen de!"
Sonra iyice bana topladı dikkatini. Usul usul başladı anlatmaya. Doğduğu yeri, gidemediği okulunu, annesini, ilk ne zaman çalışmaya başladığını hatırlamadığını söyledi. Beni sordu sonra. Anlattım ben de en az onun kadar usul.
"Bak gördün mü?" dedi. "Bizim kaderlerimiz farklı yollara yazılmış, benim doğduğum zaman toplumdaki yerim belliymiş, seninki de sen doğduğun zaman. Senin gibilerle bizim gibilerin bir arada olması olmaz abla burlarda. Burlar sana göre değil. Sen git güzel evinde sıcak yatağında kayfeni doğru iç. Biz burlarda yeri gelir sokaklarda doğru yatarız. Sen bırak buraları abla."
Ne desem boştu, ne desem yerini bulamayacak kalacaktı öylece havada. Haklıydı diyemem tıpkı haksızdı diyemediğim gibi.
İşte ilk kez orda gördüm onu, son görüşüm yine orda oldu. O son gün öğrenebildim adını da. Ve bana adının denizde anlam bulacağını söyledi, bir hafta sonra yük gemileriyle uzun yolculuklara çıkmaya başlayacakmış. "Pek bulamazsın beni burlarda artık." dedi gitmeden. "Kendine güzel bak, üzme kendini öyle kötü konuştum diye. Bunlar senin benim suçum değil, bunlar düzenin suçu be ablam. Biz ne yapacaz."
"Ege," dedim. "İnsan kendi kaderini kendi yazarmış. Sen de yaz kendi kaderini. Bir daha seni istediğin gibi göreyim, ne dersin?"
Hiçbir şey demedi. İlk defa öyle içten gülümsediğini gördüm. Sonra ilk gün masaya oturduğu gibi usulca gitti yanımdan. Usul usul dokundu yüreğime.
Usulca bir yaşamı öğretti.
Usulca gitti, hiç inanmadığı kaderini çizmeye.
23 Temmuz 2013
11 Temmuz 2013
kalbin
Bütün hayatımızı; hayatımızın bir cinayete kurban gittiğini bilerek, ama katili bulmak için hiçbir şey yapmayarak geçirdik. Şahit olduğumuz hiçbir cinayetin görgü tanığı değildik, hiçbirimiz çıkmadık mahkemeye. Cesaret etmedik.
Ve yine bütün hayatımızı katil olarak ve cinayetlerimizin cezasını çekerek geçirdik. Ama hiçbirimiz cezaevinde değildik.
Hepimiz bir denizde can veren nehirlerdik, aynı gökyüzüne bakarak ağlayan kuşlar, bambaşka ormanlarda kaybolan çocuklardık. Yine aynı çocukların korktuğu anlamsız dönme dolaplarıydık bir lunaparkın.
Ama en narin ortak noktamız, kalplerimizdi. Bir cinayetin kurbanı olan kalpler, bir cinayete şahit olan kalpler ve belki zordur anlamak ama, cinayet işleyen kalpler.
Sabah uyandığında yarasının sızısını hissettiğin, kalbindi. Dün canını yakan sözleri sana hatırlatan, kalbindi. Birazdan intikam alacak olan, kalbindi. Acıyı, nefreti, intikamı kendine kalkan yapmış, sıradaki kurbanlarını bekleyen; kalbindi.
Anne karnında ilk oluşmaya başlayan, varlığını gösteren, kalbindi. Heyecanlandığını sana gösterendi.
Bir başka kalbi öldürürken, gözlerinin içine bakabilen gözlerin değildi. Gözlerini kırpmadan bir kalbi öldürebildin, griye çevirebildin bir yaşamı tek bir sözünle. Ama eve gittiğinde sana vicdanını duyuran kalbindi.
Seni sen yapan o değildi ama seni sen yapamayan her şeyindi. Tüm hatalarındı kalbin. Hayata gelişindi ilk hatan, onunla başladı. Yıllar sonra tüm sevdiklerindi, sevdiğin her şeydi. Zaaflarındı kalbin. Zaman zaman budalanın tekiydi, zaman zaman gözlerini ıslatandı bakamadan gökyüzüne.
Hesap sordular sana. İçinde çırpınan ama cevap veremeyendi. Gözyaşlarını içine akıtandı. Sevgilere, sevgililere, cinayetlere, intiharlara, mutluluklara gözleri olmadan şahit olandı o!
Ve yine silahı eline aldığında tetiği çekmek için, namluyu ilk çevirdiğindi kalbin. İlk vazgeçtiğindi.
Başkası sana baktığında göremezdi ama senin sadece içine bakman yeterdi görebilmek için. Yüzündeki yapmacıklıktan hiçbir zaman göremediğindi.
Avcunun içi kadardı kalbin ama sen onu kırmaktan hiç çekinmedin. Kıyamadığın her şeydi ama aynı zamanda ilk kıydığındı görmek için sevdiğini. Yine kalbinin sevdiğini.
Seni en çok öldürendi kalbin ama sen ne kadar ölsen de ölmeyendi.
Seni en çok öldürendi kalbin ama sen ne kadar ölsen de ölmeyendi.
En büyük intiharındı kalbin, kendini öldüremediğin.
28 Haziran 2013
Nefesini Kesen Bir Kadının Kabul Edilmemiş İhtihar Mektubu
O sokaktan bir kez daha geçtiğimde, bütün çocukluğumu şehir mezarlığında bıraktığım geldi aklıma. Küçükken en çok oradan korkardım, yanından geçerken bile küçücük ellerim titrerdi. Benim çok sevdiklerim orada kaybolmuşlardı. Ben hiçbirini oraya giderken görmedim ama annem hep orada olduklarını söylerdi. Bizi gökyüzünden izliyorlar, derdi. Çok özenirdim gökyüzüne çıkmaya, ama bunun için neden o korkunç yere gidip kaybolmak gerektiğini hiç sezinleyemedim.
Çok sonraları bir gün, her şeye küstüğüm, yanımda kimseyi istemediğim bir gün, gökyüzüne çıkmak istedim. Sonunda gökyüzü olduğunu düşünerek, o nefes kesici korkunç yere gitmeye karar verdim. Aslında beni cezbeden şeyin gökyüzü olduğu kadar, yalnız kalma isteği de olduğunu itiraf etmeliyim. Ve o bana dehşet verici görünen yere gittiğimde, aslında korktuğum şeyin yine yalnızlık olduğunu farketmiştim. Çünkü herkes mezarlıktan ürker, çünkü mezarlıklar boştur. Ve insanlar kalabalıklar içinde gizlenmeye bayılırlar! Bu gerçeği farkettiğimde belki de büyümeyi bünyeme kesinlikle yasaklamalıydım. Yapmadım. Kendimle meşguldum o sıra ve insanları anlamaya çalışıyordum. Bir çocuk için ne de zor bir iştir büyükleri anlamak! Çünkü ancak büyüdüğünde anlarsın. Ama bu hakikati de çocukken anlamazsın.
Mezarlıkta ufak bir taş bulmuştum kendime yaslanacak. Sonra üstünde yazanları okudum, insan isimleri vardı doğdukları yıl ve bir yıl daha. Kayboldukları yıl olduğunu sanmıştım önce ama yanındaki ölüm yazısını gördüğümde dehşete düşmüştüm. İşim şimdi iki kat zorlaşmıştı. Evet istediğim bir şey gerçekleşmişti belki, yaratıcı kadar yalnız hissediyordum ama gökyüzüne henüz çıkamamıştım ve bir de ölmek fiili çıkmıştı karşıma.
O gün önüme sunulan bir gerçek vardı o zamanlar hiç anlamak istemediğim; özgürlüğü, gerçek özgürlüğü, ancak ölmek fiili karşılıyordu.
Nasıl ölüneceğini bilmediğimden özgürlüğümü feda etmiştim o gün mezarlıkta, aslında bıraktığım tüm çocukluğumdu.
Büyüdüğümde anladım ki -ne kadar da ilginç iş şu büyümek, neyi anlayacağına bile o karar veriyor- eğer ben sevmeye devam edersem, mezarlıkların benden çaldıkları tek şey çocukluğum olmayacak. Ben de hiçbir sevdiğimi mezarlar almasın diye, kimseyi sevmemeye karar verdim. (Büyümek ve anlamak! Delilik ve çocuklar..)
Şimdi geriye doğru baktığımda görüyor ve çocukluğumu anlıyorum ki, bana ne büyümek yaramış ne de anlamak. Korkularımı görüyorum geçtiğim sokaklarda, tanışmadığım insanlarda, banka oturup izlediğim herhangi bir denizde hatta yüzüne bakmadığım bütün sevgililerde. Bütün ömrümü, daha sevmeden kaybetmekten korkutuğum için sevmediğim kişileri kaybederek geçirmişim.
Benim hayatıma girecek herkesin ölümünü, bir kişinin ölümü olmaya terk etmişim!
Ve insanlardan kaçarken içimdeki yalnızı bulduğumu sanmışım, oysa hepimiz doğduğumuzdan beri yalnız değil miyiz. Yaşam herkesin bir yerlerde biraz yalnız kalması değil mi. Bense sadece bunun ardına sığınmışım. Korkmuş ve bütün ömrümü bu duvarın arkasında geçirmişim. Başımı uzatıp hayatın tadına bakmamışım bile. Belki de şimdi hayatın alınganlığını alıyorumdur sırtıma. Bu koca yalnızlığımın, yine koca bir hiçlikte kaybolmasını izlerken yine tek başıma olduğum geliyor aklıma. Eğer bu bir intihar mektubu olsaydı, gönderecek kimsem olmayacaktı ve ölüme biraz daha ikna edecekti bu durum beni. Neyse ki öyle değil.
Ufak bir can çekişi bu benliğimin bedenimde.
Çocukluğumun bir çerçevede nefes almaya çalışması belki de.
Dibine kadar yalnızlığın özgürlüğü getirdiğini, ama dibine kadar yalnızken özgürlüğün hiçbir anlamının olmadığını anlayan birinin son serzenişi bu. Ve en çok da bu kadar özgürken ölüme yol almanın ne kadar hüzünlü olduğunu hissediyorum derinden.
Kaybedecek birine sahip olmamanın, seni kaybetmekten korkacak biri olmaması gerçeğini beraberinde getirdiğini anladığımda, şu an, çocukluğuma dönmek için nelerimi vermezdim! Ama hiçbir yalnızlığın bir çocukluğa bedel olamayacağını bildiğim için, artık bir şeyleri anlamaya son veriyorum. Anladığım tüm saçmalıklar için ve içimdeki çocuk bir kez daha nefes alabilsin diye nefeslerimi burada noktalıyorum.
Yalnızlığımı paylaşırsa yalnızlık olmayacağını bildiği için, yalnızlığımı en çok paylaşmayan, Marmara Denizi'ne...
Çok sonraları bir gün, her şeye küstüğüm, yanımda kimseyi istemediğim bir gün, gökyüzüne çıkmak istedim. Sonunda gökyüzü olduğunu düşünerek, o nefes kesici korkunç yere gitmeye karar verdim. Aslında beni cezbeden şeyin gökyüzü olduğu kadar, yalnız kalma isteği de olduğunu itiraf etmeliyim. Ve o bana dehşet verici görünen yere gittiğimde, aslında korktuğum şeyin yine yalnızlık olduğunu farketmiştim. Çünkü herkes mezarlıktan ürker, çünkü mezarlıklar boştur. Ve insanlar kalabalıklar içinde gizlenmeye bayılırlar! Bu gerçeği farkettiğimde belki de büyümeyi bünyeme kesinlikle yasaklamalıydım. Yapmadım. Kendimle meşguldum o sıra ve insanları anlamaya çalışıyordum. Bir çocuk için ne de zor bir iştir büyükleri anlamak! Çünkü ancak büyüdüğünde anlarsın. Ama bu hakikati de çocukken anlamazsın.
Mezarlıkta ufak bir taş bulmuştum kendime yaslanacak. Sonra üstünde yazanları okudum, insan isimleri vardı doğdukları yıl ve bir yıl daha. Kayboldukları yıl olduğunu sanmıştım önce ama yanındaki ölüm yazısını gördüğümde dehşete düşmüştüm. İşim şimdi iki kat zorlaşmıştı. Evet istediğim bir şey gerçekleşmişti belki, yaratıcı kadar yalnız hissediyordum ama gökyüzüne henüz çıkamamıştım ve bir de ölmek fiili çıkmıştı karşıma.
O gün önüme sunulan bir gerçek vardı o zamanlar hiç anlamak istemediğim; özgürlüğü, gerçek özgürlüğü, ancak ölmek fiili karşılıyordu.
Nasıl ölüneceğini bilmediğimden özgürlüğümü feda etmiştim o gün mezarlıkta, aslında bıraktığım tüm çocukluğumdu.
Büyüdüğümde anladım ki -ne kadar da ilginç iş şu büyümek, neyi anlayacağına bile o karar veriyor- eğer ben sevmeye devam edersem, mezarlıkların benden çaldıkları tek şey çocukluğum olmayacak. Ben de hiçbir sevdiğimi mezarlar almasın diye, kimseyi sevmemeye karar verdim. (Büyümek ve anlamak! Delilik ve çocuklar..)
Şimdi geriye doğru baktığımda görüyor ve çocukluğumu anlıyorum ki, bana ne büyümek yaramış ne de anlamak. Korkularımı görüyorum geçtiğim sokaklarda, tanışmadığım insanlarda, banka oturup izlediğim herhangi bir denizde hatta yüzüne bakmadığım bütün sevgililerde. Bütün ömrümü, daha sevmeden kaybetmekten korkutuğum için sevmediğim kişileri kaybederek geçirmişim.
Benim hayatıma girecek herkesin ölümünü, bir kişinin ölümü olmaya terk etmişim!
Ve insanlardan kaçarken içimdeki yalnızı bulduğumu sanmışım, oysa hepimiz doğduğumuzdan beri yalnız değil miyiz. Yaşam herkesin bir yerlerde biraz yalnız kalması değil mi. Bense sadece bunun ardına sığınmışım. Korkmuş ve bütün ömrümü bu duvarın arkasında geçirmişim. Başımı uzatıp hayatın tadına bakmamışım bile. Belki de şimdi hayatın alınganlığını alıyorumdur sırtıma. Bu koca yalnızlığımın, yine koca bir hiçlikte kaybolmasını izlerken yine tek başıma olduğum geliyor aklıma. Eğer bu bir intihar mektubu olsaydı, gönderecek kimsem olmayacaktı ve ölüme biraz daha ikna edecekti bu durum beni. Neyse ki öyle değil.
Ufak bir can çekişi bu benliğimin bedenimde.
Çocukluğumun bir çerçevede nefes almaya çalışması belki de.
Dibine kadar yalnızlığın özgürlüğü getirdiğini, ama dibine kadar yalnızken özgürlüğün hiçbir anlamının olmadığını anlayan birinin son serzenişi bu. Ve en çok da bu kadar özgürken ölüme yol almanın ne kadar hüzünlü olduğunu hissediyorum derinden.
Kaybedecek birine sahip olmamanın, seni kaybetmekten korkacak biri olmaması gerçeğini beraberinde getirdiğini anladığımda, şu an, çocukluğuma dönmek için nelerimi vermezdim! Ama hiçbir yalnızlığın bir çocukluğa bedel olamayacağını bildiğim için, artık bir şeyleri anlamaya son veriyorum. Anladığım tüm saçmalıklar için ve içimdeki çocuk bir kez daha nefes alabilsin diye nefeslerimi burada noktalıyorum.
Yalnızlığımı paylaşırsa yalnızlık olmayacağını bildiği için, yalnızlığımı en çok paylaşmayan, Marmara Denizi'ne...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)